http:www.yenidogruhaber.com
 
BURHAN KALE
bkale007@hotmail.com
Hiç Tutulmayan Günlükler I
07/01/2019

          İnsanız ya… Doğar, yaşar ve ölürüz… Allah akıl vermiş bir de… Şükretmemiz gereken ne kadar nimetlerle donatmış bizi…

Hunat Camii’nin yanında ayakkabılarımı boyatırken Kayseri’de yaşamayı ne kadar sevdiğimi bir kez daha anladım… Hâlbuki bu şehirde her zaman mutlu anlarım da olmamıştı… Mutsuzluklarımı da mutluluklarımı da paylaştığım mekânları bir aradaydı burada… Yine de mutlulukla eş tutarım Kayseri’de yaşamayı…

Okul yolu üzerinde ilk şiirlerimi yazdığım toz toprak sokak duruyor yerli yerinde fakat aynı değil artık o toz toprak gitmiş yerini parke ve asfalt almış…  Gözüme dünyanın en büyük binası olarak görünen ilkokulum, yüksek binalar arasında kaybolmuş… Çocukluğumu geçirdiğim Esentepe Mahallesi’nin silueti bambaşka artık… Ne beyaz dut kalmış ne karadut… Bir cami etrafında şekillenen ve bakkalıyla, birkaç küçük esnafıyla, herkesin birbirini tanıdığı, sevgi ve saygı çerçevesinin bir aile ortamını her tarafına sindirdiği o mahalle, masallar kabilinden yok olmuş… Bahçeleri duvarla çevrili ve bahçe içlerinde kayısı ve/veya dut ağaçları ile üzüm asmaları eksik olmayan mahallede herkes birbirine sahip çıkar, iki göz odası bulunan o evlerde aynı anda neredeyse birçok kişi yemek yer, çay içer, muhabbet ederlerdi… Büyüklerin ağzından çıkan sözler emir kabul edilirdi… En büyük denilen bir dert, olay bir hacı emminin sözüyle tatlıya bağlanırdı… İnsanlar yoksuldu gerçekten fakat gönüller de bir o kadar zengindi… Saygı ve sevgi hissedilirdi, susuz kalan köpeklere, aç kedilere, kanadı kırık kuşlara sahip çıkılırdı…

Bu şehirde boyacıların muhabbetleri zaman zaman insanı sıksa da samimi ve yer yer de ilginçtir… Bu arada her nedense kent sözü itici ve soğuk gelir bana şehir deyince bir sıcaklık hissederim oysa… Boyacıların ülkenin içinde bulunduğu durumdan, komşuluğun bittiğinden tutun da insanlığın öldüğünden dem vurmaları, yine de yaşıyorsak ağzı dualı, Hak katında makbul insanımızın yüzü suyu hürmetine yaşadığımıza kadar konu zenginliğiile çeşitlilik arz eder muhabbetleri…

 Halkımız âlim olmasa da ariftir… Cahil olan zenginler olduğu gibi âlim olan yoksullar da mevcuttur… Hayattayken kıymet verilmeyen nice insan öldükten sonra değerlenmektedir…

Kayseri; serçelerin hızla uçtuğu, parkları dolduran kedilerin uyuşuk halleriyle sokaklara taştığı, insanının yoksulları gözettiği, hayır sahiplerinin çokça olduğu, güvercinlerin kanatlarında geçmiş ile bu günün birleştiği, Erciyes’in belki de hakkı olmasına rağmen gururu bir tarafa iterek insana bir ders verircesine ağır başlı bir duruşa sahip olduğu, faniliğimizi iliklerimize kadar hissettiren yanık sesli hafızların okuduğu akşam ezanlarının mor bulutlara sarılan güneşin son ışıkları ile birlikte şahane bir gökyüzünü resmettiği, her türlü gayret ve çalışmalara rağmen trafik curcunası içinde insanın şehri yok etmek istercesine cadde ve sokakları, alış veriş merkezlerini doldurduğu, buna karşılık her seferinde ona yenildiği bir şehirdir…

Eski zamanlar yeni zamanlar birbirleri içine girmiş hep beraber bugünü yaşarlar… Mimarsinan’ın eseri Kurşunlu Camii’nin yanındaki parkta sırtında boya sandığı ile çocuklar gezerlerdi o zaman ilk gençlik zamanlarımdı… Elleri kirli, yüzleri biraz boya olmuş halleri ile gayeleri ayakkabı boyamıyorlar da oyun oynuyorlar gibi gelirdi bana… Çocuklar hiç usanmadan gelir gider “Abi, boyuyum mu?” der, boyatmazsan az sonra çekirdek satan çocuklar gelir “Abi şemşamer isten mi?” der, rahatça oturamazdım parkta… Derken ezan okunur, bir anda cami avlusu dolar taşardı, bu kadar insan nereden çıktı, ne zaman geldi anlayamazdım…

Mimar Sinan’ın eseri olan caminin içi çok güzeldir… İçerisi dışarıdan daha aydınlık gelirdi bana bu gün de öyle gelir gerçi… Kubbesi, pencereleri ve mimarisi ile ruhunu arındırmış, kalbi güzel insanların geleceğe sundukları bir armağandı bu cami… Fakat bizim de onu geleceğe taşımak gibi bir sorumluluğumuz vardı… Hala da var bu sorumluluk omuzlarımızda…

Kayseri’deki tarihi eserlere bu gözle bakarım… Gerek İslamiyet’ten önce gerekse İslami Dönemlerin eserleri olsun sorumluğumuz bu eserlere değer vermek, değer katmak ve geleceğe intikal ettirmek değil midir? Bununla beraber İslami dönem eserlerini daha kabullenirim içerimde… Şehre yeni kazandırılan mekânlara Selçukluları çağrıştıran isimler verilmesini daha hoş görürüm kendimce… Kayseri’ye damgasını vuranların Selçuklular olduğunu düşünürüm… Hunat Hatun adına yapılan cami ve müştemilatı bunu tek başına da ispata yeter… İnsanı da şehri de ayakta tutan aşktır… Hunat Camisinde insani aşkın ilahi aşkla buluşması resmolur sanki…

Allah’ın adı anılan, eski olsun yeni olsun bütün camilerimizin manevi bir yanı, huzur veren bir ortamı vardır… Fakat Kayseri’de bana bu hazzı Hunat Camii daha ziyade verir… Dıştan biraz soğuk gelir nedense cahiller arasında kalan bir âlim misalidir… Tevekkel hali, içine girdiğinde değişir birden… O, tarihe mal olmuş kahraman ve samimi insanların zikirleri, ibadetleri adeta taşlara sinmişçesine insana nüfuz eder… Kayseri ile beraber dünya da bütün fani işleri ile beraber mekânın dışında kalır… Gün içinde, içeride ışığın az olması, daha da az olduğu yerlerinin bulunması, gözün kısa sürede alıştığı loş vasatın Kur’an okuyan müminlerin sesleri ile süslenmesi, iç derinliğine yolculuğa çıkan imanlı yüreklere yer yer gözyaşlarının eşlik etmesi gözle görülse de üçler, beşler, yediler belki kırklar şehri olması gözlerden kaçan bir yanıdır Kayseri’nin… 

Hunat; Kayseri’de müminlerin samimi ibadet ve dualarını duaya açılan avuçlar gibi minareleri ile Allah’a arz eder ve kubbesi ile Allah’ın rahmetini insanın üzerine getirip döker, bırakır… İnsanın bu manevi havayı hissedebilmek için özel bir gayret harcamasına gerek olmaması da Hunat’ı Kayseri’deki diğer camilerden ayırır…

Şairin Hunat’tan bahsederken;

………….

Ecdadın önüne diz çökmüş gibi, 
Senden uzaklığa yaş dökmüş gibi, 
Gönlüme erince gerçek sahibi; 
Kayseri Hunat’a geldim kapına…  Demesi tarihi mekânların özellikle camilerin hem vicdanımızla hem de ecdadımızla aramızdaki köprülerin başında geldiğini ifade etmektedir aynı zamanda…

         Şehir insanı, bakar kördür… Fakat bu körlük geçicidir Allah’tan… Çabuk döner insani yanına… Kendine merhameti kaybolsa da yer yer, Allah’ın yarattıklarına merhametlidir…   Burnunun ucunu göremediği zamanlar da olur şehir insanının… Başkalarının dertlerini görmezden gelmek,  gözünü kapatmak ve kendi sorunlarına yoğunlaşmak hayat tarzı haline gelse de şehirlerde, Kayseri farklı bir şehirdir, camileriyle, türbeleriyle, yaşayıp gitmiş hayır sahibi insanlarının manevi kanatlarının Erciyes’ten daha yücelere çıkan yanıyla insanı içine alır Kayseri ve sonunda kendisinden bir unsur haline getirip bırakır…

Belki de bu nedenle yaşayanlara vefası pek olmasa da, kalbinin bir yanı bu mayaya değen kim olursa olsun ne kadar yer gezip tozsa da huzuru Kayseri’de bulur…

Yazı, kışı, baharı, güzü belirli bir şehirdir Kayseri… Güzün ağaç yaprakları önce sarı, sonra kırmızıya döner… Fakat nasıl bir kırmızı… Kasım’ın ilk haftasıydı galiba, böyle ateş kırmızısı bir yaprağı kopardım dalından, zaten birkaç gün içinde yerle buluşacak bir yapraktı muhtemelen… Yakında bir tek yaprak kalmayacaktı ağaçlarda… Sonrasında fırtınayla, karla, yağmurla buluşacaktık… Her mevsimin hem gerekliliği var hem de güzellikleri…

İnsanlar yazmayı bırakabilir okumayı da bırakabilir fakat düşünmeyi asla… Düşünmenin sağlıklı ve faydalı olabilmesi içinse okuması gerekir… Her kelime bir yaprak yapraklar düşse de mevsimi gelince açacak değil mi? Bir kelimedir yaprak da ağaçtan… Bir kelime bazen çok şeyler anlatmaz mı insana? Aşk da bir kelime değil mi? Üzerine ciltlerle kitap yazılmamış mıdır tarih boyunca? Anne bir kelime değil mi? Bir nefeste bin defa hasreti çekilen… Kayseri de bir kelime, Erciyes de öyle değil mi? Mükemmel şehirleri yoldan, köprüden, binalardan, alış veriş merkezlerinden ibaret görmek gerçekleri yansıtır mı? İnsanı da doğuştan yani yaratılıştan getirmediği şeylere sahip olma çabasının altında kendini unutan bir varlık haline getirmek de insanla beraber şehirleri de bitirir… Şehir ile insan beden ile ruh gibi olmalıdır… İnsanın edebi ve kültürel yanının beslenmesi, entelektüel potansiyelinin arttırılmasışehrin çehresine de yansır…“Tok” insandan sanatçı olmaz, sanatçı“aç” insandan çıkar… Bu açlık bedenen açlığın ötesinde de bir anlam taşır… Merhametin kaybolduğu, daha da tehlikelisi fena amaçlar için suiistimal edildiği vasat olmamalıdır şehir… Herkesin doğru yaptığına inandığı, eleştiriye tahammülün olmadığı, dillerdeki ile kalplerdekilerin örtüşmediği, bedenen insan iken ruhen kemale ermenin yanına yaklaşılamadığı bir şehir ortamında üretilen edebi ve kültürel ürünlerin “alıcısı” olmaması normal değil midir?…

Dünyamızın kutuplarda basık kendine has bir şekli olduğu, zannedersem 23 derece 27 dakika eksen eğikliğine sahip bulunduğu, bu eğiklik olmasa mevsim değişmelerinin olmayacağıve gece gündüz sürelerinin birbirine eşit olacağı, güneşin doğuş ve batış saatlerinin hep aynı olacağı gibi bilimsel konuları okul yılları gördüğüm derslerden hatırladım…  

Bence, ruh ve duygu dünyamızdaki eksen eğikliğini kültür ve sanat adamları sağlıyor, bu sayede tek düze hayatımızda geceler gündüzler arasında farklılıklar oluşuyor, mevsimler gibi anlar yaşıyoruz…



165 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

İlle de Şiir... - 25/09/2019
Şiirin kökleri çok derinlerde bu nedenle bu ağaç kurumaz… Ne de olsa şiir fani bir ömrün yatağına dökülen ebediyet* değil midir?
İlle de Şiir... - 24/09/2019
Şiirin üstüne söylenebilecek en güzel söz daha güzel bir şiirdir.
Şiirkıran... - 18/07/2019
Şiirsiz, bu kelimeyi yazmak bile korkunç, kalan bir dünyada sanatın diğer dalları ölür gider…
Mağara Duvarları... - 22/04/2019
Giydiğimiz giysilere, kullandığımız arabalara bakmayın ya da en lüks uçaklara bindiğimize… Modern denilen zamanlarda tabiri caizse taş devrini yaşayanlarımız var. Sanatçıya kalan mağara duvarları…
TURNUSOL - 09/04/2019
Tanınmak ya da bilinmek için değil bizden sonrasına dünyamızı taşımak için yazmalıyız... Çünkü bizim dünyamız inancımızla, bayrağımızla, toprağımızla, çilekeş hayatımızla, sevgi dolu yüreğimizle örülü değil mi?
Aynaların Dili - 20/03/2019
Oktay RIFAT, “Limonküfü saçların aynada hüzün/Seni bir yıldıza bitişik kıl payı/Dönülmez sevdalara götürsün yüzün.” Aynanın hüznü paylaşan yanı var tabii ki…
Zelanda Yeni Zulüm Eski... - 18/03/2019
Fakat bilmedikleri bir şey var o da; sonu Cennet’te biten bir yolculuktur Müslüman olmak…
12 MART MI? - 12/03/2019
“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli” Ezanlar ki hem dinin hem milletin hem de devletin temelidir. Ezan okunurken ezana yapılan en basit tabiri ile saygısızlık M. Akif’in ruhunu da incitmiştir mutlaka…
Of of... - 12/02/2019
İnsan kendi elleriyle yaptığı, ortaya koyduğu adına ilerleme dediğimiz nesnelerden yani maddeden değersiz halde... Doğrudur gözüne, eline bir değer biçilemez ancak yüzüne de bakan olmaz...
 Devamı
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.76495.7880
Euro6.41576.4414
KİRALIK EV
SİZE AYRILDI