http:www.yenidogruhaber.com
 

Selim TUNÇBİLEK ile Söyleşi


SELİM TUNÇBİLEK’LE SÖYLEŞİ


Edebiyat alanında önemli simalarından Türkiye Yazarlar Birliği Kayseri Şube Başkanı Selim Tunçbilek, Sözü dantel gibi işleyerek sanat yapacak önemli isimlerin yetişmesine zemin hazırlayıp edebiyat dünyasına kazandırmak adına önemli projeler gerçekleştiren "söz çürümez" diyen, köşe yazarımız; Yazar, Şair Tunçbilek'i, Edebiyat – Söyleşi sayfamıza konuk ettik.


“SÖZ ÇÜRÜMEZ”

Öncelikli olarak bir projenize ilişkin düşüncenizi öğrenmek istiyorum; 21 Ağustos’u Dünya Yazı Günü ilan ettiniz. Buna neden gerek gördünüz? Öncelikle böyle bir konuyu soruyla gündeme getirmenizden ötürü teşekkür ederim. Dünya yazı günü ile ilgili düşüncelerimizi Acemi Kalemler dergisinde kaleme almıştık. Bütün gerekçemiz orada var. Burada kısaca özetlemek isterim. İnsanlık 21. Yüz yıla gelene kadar teknolojik alanda ciddi bir gelişme kaydetti. Mesela ses ve görüntünün birlikte transferi bunlardan biri. Şimdi üniversitelerimizde ders hocaları yerini interaktif ders uygulamalarına bıraktı. Telefonda insanlar artık konuşmak dahi istemiyorlar dileklerini kısa sesli mesaj olarak göndermekle yetiniyorlar. Şayet insanlık yazıyı bulmadan önce sesi transfer etmeyi keşfetmiş olsaydı. Belki yazı bu denli önemli olmayacaktı. İnsanlık tarihinde yazı bilginin taşımasında kullanılan ilk icatlardan biridir. Türkçe ise eldeki mevcut bulgulara göre 6. Yüzyıldan başlayarak 8. Yüzyıla gelince dünyada önemli bir yazı dili olmuş ve Orhun Anıtları ile temel önemli kaynaklarını bir miras olarak bırakmıştır. Dünya şimdi konuşulan pek çok dillin bizim yazılı dil haline geldiğimiz o yıllarda konuşma dili olup olmadıkları bile tartışmalıdır. 21 Ağustosta dikilen bu anıtların yazılma gerekçelerine dikkat çekmek ve yazının unutulmamasını sağlayarak insanların bir yazmaya vakit ayırmalarını istediğimiz için böyle bir gün ilan etmeyi uygun gördük. Bu yıl Kurban bayramının birinci gününe denk gelmesi nedeniyle sadece duyuru halinde paylaşımlar yaptık. Önümüzdeki yıl ciddi şekilde etkinlikler planlamak istiyor. Bunun için bir tertip komitesi oluşturmak istiyoruz. Bir de yürütme kurulu ile paydaş kurumlar kanalıyla meseleye duyarlılık sağlamaya çalışacağız. Yazarlar Birliği Başkanlığını bıraktıktan sonra bütün ömrümüzü bu sahaya vakfetmek istiyoruz.

“BİR GÜNDE DÖRT KEZ KİTAPÇIYA UĞRARDIM”

Bildiğimiz kadarıyla gençliğinizden beri edebiyatla ilgileniyorsunuz. O yıllarda Kayseri’de edebiyat ortamı nasıldı? Kültür ve sanat açısından bakarak çocukluk ve gençlik yıllarınızda Kayseri Nasıl bir yerdi? O yılardan aklınızda kalanlar neler? Ben edebiyata ortaokul dönemlerimde başladım. Ortaokul ve lise yıllarımda gerçekten edebiyatçı insanlar yalnızlık içerisinde yolculuk yapmaya mahkûmdu adeta. Ya da ben öyleydim. O zamanlar şehrimizde çıkan dergiler vardı. Küçük Dergi, Doğuş Edebiyat, Yeni Harman dergileri vardı. Daha önce çıkan Doğuş dergisini ilk üç sayısında takip etmiştim. Daha sonra Küçük Dergi’yi takip etmeye başladım. Bu dergileri iştiyakla takip eden bir gençtim. Dergilerin yeni sayısını merakla ve sabırsızlıkla beklerdim. Çıkan dergilerin bulunabileceği Örnek Kitabevi gibi kitabevlerine, dergilerin yayınlanma günleri geldiğinde bir günde üç kez gittiğimi bile hatırlıyorum. Dergiyi temin etmek için. Bu durum insanın kendi içerisinde olan, edebiyata, sanata, şiire merakı ve kendine ait bir şeyleri buluyor olması dergilerde, ondan kaynaklıydı. İnanın bir günde üç dört kez, hem sabah, hem öğle, hem akşama doğru bir daha kitapçıya uğradığım çok olmuştur. Dergiyi elime aldığım zaman, kaybedilmiş yitik malını bulmuş küçük bir çocuk gibi sevindiğimi çok iyi hatırlıyorum. Zira çocuktum. Normalde evime hep yürüyerek giderdim. O yıllarda Emirgan parkının arkasında oturuyorduk. Dergi aldığım günlerde, Eski Alemdar sinemasının oradan otobüse binerdim. Sırf dergiyi bir an önce okuyabilmek arzusuyla, otobüste arka koltuklardan birine geçer ve dergiyi hemen açar, sıcağı sıcağına okumaya başlardım. Bende müthiş bir heyecan ve keyif yaratırdı. Müthiş bir aidiyet hissi duyardım. Dergilerle aramda müthiş bütünlük hissederdim. Dergilerdeki hikâyeleri, şiirleri yazıları okuduğum zaman eksik bir yönümü tamamlıyormuş hissine kapılırdım. Bu tarifi imkânsız bir şey. Beni şimdi ancak bu heyecanı taşıyan ve yaşan edebiyat heveslisi genç bir insan hisseder, anlayabilir, bilebilir. Daha sonra Kültür Sanat dergisi oldu. O dönemde Kayseri’de cılız, kendi mecrasında akan, ama diri ve berrak bir kültür sanat mahfili vardı. Ahmet Ada, Muhsin İlyas Subaşı, Bekir Oğuzbaşaran, Süleyman Kocabaş, Ümit Fehmi, Muin Feyzioğlu, Ahmet Sıvacı gibi. Mesela bu isimlerden bazılarıyla oturmalar yaptık. 1978’lerden başlayarak sözünü ettiğim bu mahfillerin içinde olmaya çalıştım. Çıkan dergilerde bulunmaya gayret ettim. Zaman zaman dergilere şiirlerimi gönderdim. Bazıları yayımlandı. İlk kez, Allah Rahmet eylesin Mehmet Çağlıkasap’a şiirlerimi vermiştim okuması için. O zamanlar dile ilişkin bazı hassasiyetler vardı. Çağlıkasap o yıllarda Abdulkadir Budak, Ayhan Gülsoy ve diğer arkadaşlarıyla birlikte hâkimiyet Sanatı çıkarıyorlardı. Bu ekipten Çağlıkasap şiirlerimi okuduktan sonra eski kelimeler kullanmamamı tavsiye etmişti. Oysa şiir asil kelimelerle inşa edilebilecek bir türdü bana göre. O zaman bir deprem yaşamıştım. Yeni kelimelerle asil bir şiiri nasıl oluşturabilirim sorusu kafamı meşgul etmişti. Bununla birlikte o kesimin çıkardığı Hâkimiyet Sanat ve benzeri dergileri de iştiyakla takip ederdim. Bir ideolojinin içerisinde bulunmama rağmen asla ideolojik bir körlüğüm olmadı. Bütün kesimleri, bütün grupları takip etmeye çalıştım. Neler yaptıklarını çok iyi irdelemeye çalıştım. Anlamaya gayret ettim. Kimseye düşmanca bir tutum içinde olmadım. Bu da bana küçümsenmeyecek bir birikim sağladı. O dönemlerde Kayseri’deki edebiyatın Türkiye’de kendinden söz ettiren bir yapısı vardı. Çünkü Türkiye’de çıkan çok fazla edebiyat dergisi yoktu. Türk Edebiyatı, Varlık, Hisar gibi dergiler vardı. Onların yanında Kayseri’de çıkan bu dergiler başat giden dergilerdi. Kayseri’de Türkiye genelinde kendinden söz ettiren, Attila İlhan, Aziz Nesin, Ahmet Kabaklı gibi birçok ismin dikka tini çeken bir edebiyat oluşumu vardı. Küçük Dergi, Doğuş Edebiyat bu nitelikte dergilerdi. Bu birikim bizim gibi insanların yetişmesine ciddi katkıda bulundu. O dergiler gençliğimde yalnızlığımı giderdi, ellerimden tuttu diyebilirim. Ülkemizin neresinde bir edebiyat dergisi çıksa mutlak surette bulur, temin eder ve okurum. Bu da benim genç kalmamı sağlıyor, içimdeki amatör ruhu öldürmüyor diye düşünüyorum.

“KASD DERNEĞİNDE TÜM DÜŞÜNCEDE İNSANLAR VARDI”

Küçük Dergi ile Ozanca farklı dünya görüşlerini temsil etseler de bu dergiler birbirleriyle irtibat halinde olan insanların çıkardığı dergilermiş. O zaman KASD (Kayseri Sanatçılar Edebiyatçılar Derneği) diye bir derneğimiz vardı. Bütün arkadaşlarımız siyasi görüşleri farklı olmasına rağmen bu derneğin çatısı altında birlikte olabilirlerdi. Bu Kayseri açısından büyük bir ivmeyi de beraberinde getirdi. Hâkimiyet Sanat, Ozanca, Küçük Dergi, Doğuş Edebiyat bunun akabinde oluşan bir şeydi. Mesela o yıllarda KASD armağanları verildi. Ahmet Kabaklı, Cemil Meriç, Sevinç Çokum, Saim Sakaoğlu’na ödüller verildi. Tercüman gazetesinde bu ödüller manşetten duyurulmuştu. Çünkü çok önemliydi ve tesiri de çok olmuştu. O dönemlerde İstanbul’da askerdim ve Kayseri Sanatçılar Edebiyatçılar Derneği’nin verdiği ödüllerin edebiyat mahfillerinde günlerce konuşulduğunu çok iyi hatırlıyorum.

“EDEBİYATÇILAR ŞEHRİN KİMLİĞİNİ BELİRLER”

Hayatınız süresince Kayseri’de edebiyat sahasında en büyük boşluk sizce hangi dönemde yaşandı. 70’lerden 2018’e Kayseri’deki edebiyatı nasıl değerlendirirsiniz? Şöyle söyleyebilirim. 12 Eylül ihtilaliyle birlikte 80 sonrasında toplumun genelinde bir dağılma söz konusu oldu. 80 sonrası Mahmut Çağlıgöncü’nün Kayseri’de çıkardığı Kültür Sanat Dergisi Kayseri merkezli olmasına rağmen İstanbul ve tüm Türkiye’ye hitap eden bir dergi oldu. Benim ilk yazılarım da o dergide yayınlandı. Bu dergi o yıllarda ciddi bir merkez oluşturdu. Daha sonra 90’lı yıllarda Erciyes başta olmak üzere Susku, Yediharf, Divit Sanat, Öncü Edebiyat, Bireylikler, Çıngı ve Şiir Vakti gibi dergiler kısa dönem de olsa Kayseri’de edebiyatın soluk almasına, nefeslenmesine yol açtı. Mesela Şiir Vakti dergisi pek çok yayın zemininde yer aldı. Tesir bıraktı. Kendi ekseninde bir edebi dalga oluşturdu. Yeni kuşağın oluşumunda bu etkiyi göz ardı etmememiz lazım. O zamanlar Kayseri hem kültür şehri olarak önemli bir merkezdi. Ve bundan kendinden önemli bir şekilde bahsettirmeyi bildi. 90’lı yıllardan sonra 2000’li yıllarda diğer şehirlerde kazanılan ivme, Kayseri’nin biraz daha geri plana düşmesine neden oldu. Ama bu Kayseri’nin potansiyelini aktaracak kanalları yeterince bulamamasından kaynaklıydı bana göre. Burada tabi en büyük sorumluluk bizlere düşüyor. Edebiyat her şeyden önce bireysel bir faaliyettir. Dolayısıyla insanlar kendi yazdıkları ve ürettikleriyle söz sahibi olabilir. Kolektif bir üretimden edebiyatta bahsedilemez. Ama bireysel üretimlerin şehrin kimliğini ve kişiliğini hem ulusal zemine hem de uluslararası zemine taşınabilecek bir gücü var. Bu gücü iyi kullanmak gerektiği kanaatindeyim. Bu da her kurumunun,, yapının kendi sorumlulukları nispetinde görev almasıyla veya sorumluluk üstlenmesiyle, elini taşın altına koymasıyla mümkün. 2017 yılında çıkmaya başlayan Acemi Kalemler Dergisi bu çerçevede önemli bir görev üstlenmiş durumda. Adeta bir okul görevi yaparak genç kuşak edebiyatçıların yetişmesine zemin oluyor. Üstelik ülke genelinde yankı bulan eserlere ve çalışmalara imza atıyor. Şiirde, denemede, hikâyede ve eleştiride dikkat çeken örnek metinler yer alıyor. Pek çok yayın organı kaynak göstererek önemli çalışmaları iktibas edeceklerini söylüyor ve tekrar yayınlıyorlar. Elif Şafak romanın intihal olduğunu ortaya çıkaran bir yayın olması itibariyle edebiyat tarihi açısından da önemli bir dergi olma vasfı taşıyor. Dergi yeni cildine “akalemler” olarak devam edecek. Mesela dergiler ve yerel medya arasında dayanışma eksikliğini görmek ve gidermemiz gerekiyor. Yerel medya olarak Kayseri’deki edebiyat verimliğini ülke zeminine taşınmasında küçümsenmeyecek bir fonksiyon üstlenebilirsiniz ki, bu söyleşide bu adımın zaten bir parçası. Bu davranışınızı kutlamak ve tüm taraflarca cesaretlendirmek lazım. Şehirlerin kimliklerini tarihçiler ve arkeologlar oluşturamazlar. Edebiyatçılar ve edebi şahsiyetler şehrin kimliğini belirlerler. Şehirlere ruhunu edebiyatçılar üfler. Şehirle özleşmiş bir tarihçi hatırlayabilir misiniz? Lakin her sanat ve edebiyat adamın özleştiği bir şehri mutlaka vardır. Urfalı Nabî, Şiraz’lı Sadi ve İstanbul’u aziz kılan Yahya Kemal gerçeğinde olduğu gibi. Kayseri’de önemli edebiyatçılar yaşıyor ve önemli eserlere imza atıyorlar. Dışarıda önemsenen bu değerlerimiz ne yazık ki şehrimizde yeterince kıymet ve karşılık bulamıyorlar. Bunda yazarlarımızın kişisel kusurları olduğu gibi kimi kamu görevi ifa eden makamların bu sahadaki yetersizlikleri de bu durumu daha vahim hale getiren nedenler. Sizin Şiir Vakti adında bir çalışmanız ve aynı adla kitaplar yayınladığınız bir yayıneviniz var. Dergicilik ve yayıncılık faaliyetleri yürüttünüz. Bize bu konuda bilgi verebilir misiniz? Benim Şiir Vakti’nden önce bir takım dergi deneyimlerim oldu. Doğuş Edebiyat’tan sonra, 95’li yıllarda Ümit Fehmi Sorgunlu ile birlikte Divit Sanat’ı çıkardık. Bu dergi 24 sayı devam etti. 95’li yıllarda “Öncü Edebiyat” dergisini çıkardım. Altı sayı sürdü. Bunlardan sonra 2000’li yıllarla birlikte Şiir Vakti Dergisi ve yayınlarını kurdum. Şiir Vakti yayınlarından 50’ye yakın kitap yayınladık. Biz asla bulunduğumuz makamları kişisel çıkarlarımız için kullanmayı kendimize yakıştıramadık. Hiçbir durum için kamu yararını gözetmeden adım atmadık. Bu bilinçli bir tercihtir. Ahlaklı insan önüne ahlaksızlıkla ilgili seçenek seçenek çıktığında ahlaklı kalmayı bilinçli olarak seçen insandır. İnsanın karşısına böyle bir seçenek çıkmadan ahlaklı gözüküyorsa o başka bir durumdur. Belirsiz kişiliktir. Büyükşehir Belediyesiyle birlikte Yazar Okulu projesinden sonra biz yaklaşık bir yıldır “Acemi Kalemler” diye yazar okulu öğrencilerimizin yazdığı bir dergi çıkartıyoruz. Bu dergide ciddi kalemler yetişti. Mesela, Melike Çelik, Mustafa Yılmaz, Fatma Dağlı, Emine Çoban, Kurtuluş Çelebi bu isimlerden bazıları. Yani genç kuşağın yetişmesi için karınca kararınca, kendi çapımızda küçük de olsa katkılar sunabiliyoruz. Şehrimizden dergiye talep hiç yokken diğer şehirler dergimizi küçümsenmeyecek bir sayıda hararetle istiyorlar. Bu durum üzerinde düşünmek ve çalışmak lazım. Mesela 90 yıllarda bu şehir böyle değildi. Önemli bir makama o vakit çıkardığımız Öncü Edebiyat dergisini takdim için gitmiştik. Rahmetli Ümit Fehmi Sorgunlu Abi ile. Hiç beklemeden makama alındık. Oturur oturmaz bize dahi sorulmadan ilgili birimlere talimat verildi. Biz böyle bir talep için gelmediğimizi ifade ettik. “Elbette siz bunun için gelmediniz ama benim yapmam gereken işin bir bölümünü siz gönüllü yapıyorsunuz. Bende bu makamda sizin bu güzel davranışına karşı olan sorumluluğumu yerine getiriyorum. Siz cebinizden yapıyorsunuz ben bunu kamu kaynaklarından yapıyorum. Keşke bende sizin gibi yapabilsem içimde bu ukdedir bu”. Diye bizleri onurlandırmıştır. Resmi yayınlarla şehrin birikimleri çok zor saygınlık kazanıyor. Tüm dünyada bunlar sivil kimliklerin beslenmesi ile mümkün oluyor. Bu deneyime önem vermek gerekir diye düşünüyorum. Amerika’yı yeniden keşfetmenin bir anlamı yok.

“KİMSEYLE KAVGA ETMEDEN YOLUMUZA DEVAM EDECEĞİZ”

Türkiye Yazarlar Birliği Kayseri Şubesi olarak sizin başkanlığınız döneminde bazı atılımlar yaptı. En azından bir heyecanı yeniden derleyip toparladınız.. Biraz da TYB Kayseri Şubesi hakkında bilgi alalım. Bildiğiniz gibi Türkiye Yazarlar Birliği Kayseri Şubesi 2004 yılında Kurucu Başkan Ahmet Sıvacı tarafından açıldı. Sonrasında şubenin sancılı dönemleri oldu. Her genel kurulda tartışmalı, gürültülü hatta kavgalı yönetimler oluşturuldu. Çok şükür bu tür problemlerimizi giderdik. Mekânımız yoktu, mekâna kavuştuk. Şu anda derslikleri ve sohbet salonu bulunan bir mekânımız var. Sadece yönetim kurulunun, üyelerimizin ve TYB’nin kendi gayretleriyle bu aşamaya geldik. Gelinen aşamada küçük bir payımızın olmasından son derece mutluyum. Kurumsal güven duygusunu topluma ve üyelerimize hissettirdik. TYB Kayseri Şubesi artık saygınlı tartışılmaz bir sivil toplum örgütüdür. Kurum içi barışı tesis ettiğimiz gibi tüm kurum ve kuruluşlara eşit yakınlıkta durarak kimseyle kavga etmeden yolumuza devam etmek istiyoruz. Bu süreçte küskünlükleri, kırgınlıkları bitirme yönünde ciddi adımlar attık. Bunu kısmen de başardık. Daha önümüzde şehrimiz adına halletmemiz gereken ciddi sorunlar var. Sorunlarımıza çözüm bulmak adına çalışmalarımıza devam ediyoruz. Şehrimizdeki hiçbir insanı dışlamadan Türkiye Yazarlar Birliği çatısı altında ne yapılabilirse ortak etkinlikler düzenlemeyi düşünüyoruz. Geçmişte bunun örneklerini vermiştik. Bütün dernekler ve kültür sanat adamları bizim mekânımızı ve imkânlarımızı kullanabilirler. Bu söyleşi vesilesiyle bunu bir kez daha duyuruyorum. Biz hiç kimseye kırgın ve küskün değiliz. Kimseyi kırmamaya özen gösteriyoruz. Lakin bir takım şahsi çıkar uğruna bizden yüz bulamayanlar olabilir. Bu bizim kusurum değil onların zaaflarına karşılık bulamamalarından kaynaklıdır. Hiçbir kurum bir takım kişilerin zaaflarını tatmin için basamak olamaz. Olmamalıdır. Ne yazık ki bireysel ilişkilerden ötürü bazı kişiler kendi zaaflarına dayanak kurumlar bulabiliyorlar. Bu ülkemizin her yerinde olduğu gibi şehrimizde de zaman zaman olabiliyor.

“40 KÜLTÜR ADAMINA ANMA PROGRAMLARI DÜZENLEYECEĞİZ”

Bunlardan başka bir de düzenli etkinlikleriniz oluyor. Mesela Kalem Sohbetleri yapıyorsunuz. Kalem sohbetleri Kasım ayında başlıyor. Mayıs başında da bitiyor. Genellikle şunu yapıyoruz. O hafta ve o ay içerisindeki Türkiye kültür ve sanat kamuoyunun tartıştığı ve ilgi duyduğu alanlarla ilgili bir konuşmacı çağırmaya gayret ediyoruz. Bu akademik dünyadan oluyor, kendi yazar kadrolarımızdan oluyor. Veya üyelerimizi bilgilendirme mahiyetli bir program tertip etmeye çalışıyoruz. Kalem sohbetleri dönem boyunca her Cumartesi saat 14.00-16.00 arasında gerçekleştiriliyor. Şehrimize katkıda bulunmuş 40 kültür sanat adamına bu üç ay içerisinde anma programları düzenleyeceğiz. Böyle bir programın hazırlığı içindeyiz ayrıca. Bunları yaparken bir çıkar için yapmıyoruz. Çıkar için bir adım atmıyor bir etkinlik düzenlemiyoruz. Pek çok tabela dernek ve şahsiyetler bir takım etkinlikleri gelir kapısı ve şahsi kazanç aracı olarak görüyorlar. Bu tutum içinde olanlarla olmayanları ayırt etmekte kamu gücünü elinde tutanların ferasetiyle doğrudan ilişkilidir. Bu tutum ilgili kurumlarında saygınlıklarını veya zaaflarını toplum nezdinde ortaya koyan göstergeler olarak dikkat çekmektedir. Toplum her şeyi çok iyi görür ve not eder. Bunu unutanlar zamana çok çabuk yenik düşerler. Saman alevi gibi parlayıp sönerler. Kalıcı davranış üretmedikleri için kalıcı olamazlar.

“600 KİŞİDEN 5-6 KİŞİ YAZAR ÇIKIYOR”

Büyükşehir Belediyesiyle birlikte yaptığınız yazarlık okuluna da değinelim. Katılımcılar memnun mu, verimli bir çalışma oluyor mu? Bu yıl yazar okulunun 5.sini düzenledik. Böyle bir proje Büyükşehir belediyesi desteklemese gerçekleşmesi imkânsız bir projeydi. Çünkü çok geniş bir organizasyon gerektiriyor. 600’e ulaşan başvurular oluyor. Bunların arasından 5 veya 6 kişi çıkarsa mutlu oluyoruz. Son üç dönemde verimli olduğumuz kanaatindeyim. Yansımalarda bu kanaati pekiştiriyor. Ama burada asıl gayret öğrenciye düşüyor. Her şeyden önce bu işi severek, arzulayarak katılan öğrenci sayısı ne kadar çok olursa eğitim o kadar başarılı oluyor. TYB’nin diğer şubelerinin diğer illerde yaptığı yazarlık okulu çalışmalarıyla kıyaslandığında son derece verimli sonuçlar aldığımız kanaatindeyim. Bunu şehrimiz adına kıvanç verici buluyorum. Bu yıl düzenleyeceğimiz yazarlık okulunda arzu ve istekli olmayı pekiştirecek bir ölçüt ortaya koymak istiyoruz nasip olursa. Evinden kursa gidiyorum diye çıkıp kursa gelmeyen öğrencilerimiz olsun istemiyoruz. Edebiyatı gerçekten tutku olarak seven ve bu alanda mesafe almak isteyenler kursa gelsin istiyoruz. Bunun için Yazar Okulu Öğrencilerimizin çıkardığı dergiye hiç değilse abone olsunlar ve ders örneklerini o dergideki metinler üzerinden giderek daha verimli hale getirelim istiyoruz. Tabi buna tarafların rıza göstermesiyle mümkün kimseyi zorlamak ve yıpratıcı tutum içinde olmak istemeyiz.

“ŞİİR KİTABIM 3 BASKI YAPTI”

Dernekçiliğin bürokratik işleri, kitap yayıncılığının meşakkatleri, dergiciliğin dertleriyle uğraşırken bir de kendi yazarlık ve şairlik maceranız var. Onu da unutmayalım. Edebiyat maceranızla da sizi tanıyalım. Kitap olarak yayınlanmış iki eserim var. Biri “13. Gün”, küçük bir şiir kitabı. Kendi sosyolojisi içerisinde ele alındığı zaman konusu ve içeriği itibarıyla Türkiye’nin belli bir dönemini ele alıyor. Bu nedenle mutlaka atıf yapılması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Çünkü belli yaşanmışlıklardan yola çıkarak yazılmış bir eser. Baştan sona lirik tek şiir denilebilir. Tabii kıymet belirleme ve takdir noktasında son söz edebiyat okuyucusunun. Şiir kitabım üç baskı yaptı. Daha sonra “Davet” adında bir roman yayınladım. O da iki baskı yaptı. İkinci baskısı da tükenmek üzere. Bu da şunu gösteriyor. Nerde yazarsanız yazın veya nerde yayınlatırsanız yayınlatın okur kendi okuyacağı eseri bulabiliyor. Yazdıklarını böyle demleyerek yayınlatmayı tercih eden bir insanım. Mesela 1980’li yıllardan bu güne kadar çeşitli sanat edebiyat dergilerinde yayınlanmış, bir kaç şiir kitabı oluşturacak sayıda şiirlerim olmasına rağmen onları derleyip toparlayarak yayınlamadım. Her kitabını müstakil olarak çalışan bir yapım, böyle bir özelliğim var. Çünkü dergilerde yayınlanmış eserleriniz edebiyat kamuoyuna mal oldu. Zaten söylenebilecek bir şeyler olsaydı orada söylenirdi. O yayınlarımın şimdi meyvesini topluyorum diyebilirim. Kitaplarımın kısa zamanda bu baskıya erişmesi bunu gösteriyor. Yavaşta olsa bir okur kitlesi oluşturabilmişiz. Fakat zaman içerisinde bunları da derleyip toparlayıp okurun önüne çıkarmakta fayda var. O ayrı bir konu. Şu sıralar yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Yayına hazır olan üç tane romanım var. Yedi sekiz yıl önce bitmiş “Zeytin” diye bir romanım var. Yine “Davet” romanının kahramanlarından “Candan Güneş’in Portresi” diye bir romanım var. “Candan Güneşin Portresi” suç ve suçlu tanımı üzerine toplumun yeniden düşünmesini isteyen bir roman. Har-ı Bülbül isimli endebik çiçek üzerinden Karabağ katliamını işlediğim bir roman üzerinde çalışıyorum. En son olarak da işte “Şiirden Aşklar” diye bir çalışma yapıyorum. Bu da bir hikâye çalışması. Nazım Hikmet – Vera, Ahmet Muhip Dranas –Fahriye abla, Mihriban-A.Karakoç gibi Türk edebiyatında şiirlere konu olmuş aşkları müstakil bir hikâye kitabı yapmaya çalışıyorum. Bu kitaptan ilk hikâyem Edebiyatist dergisinde yayınlandı. TYB ve yazar okulundaki faaliyetlerden imkân bulduğum nispette ve uykudan ödün vererek bu çalışmalarımı ancak yapabiliyorum.

“DAVET ROMANIM HUKUKUN HAYATIMIZA VERDİĞİ YÖNTEMİ ANLATIR”

Davet Romanınızın konusu nedir desem? “Davet” romanı benim ilk romanım. İlk göz ağrım tabiri caizse. Üç dört kez yeniden kurgulayarak yazdığım bir çalışma. Roman tekniğini bozmaya ve cümle yapımız üzerine de bozmalar yapmaya çalışarak yazdığım bir roman. Dil bozularak zenginleşir anlayışıyla yazıldı. Bunu okurun öncelikle dikkatine sunmak isterim. Konusuna gelince: Bütün İlimler özü öncelikler. Yalnızca hukuk ilmi özü önceliklemez. Hukuk özü zedelememek için ona doğru bir usulle yaklaşmak gerekir der ve bu ilke hareket eder. Bende gerçek hayattan bir kesit sunarak hukukun bu tutumunun özü nasıl zedeleyerek hukukun kaynağı olan vicdanları nasıl sızlattığını gözler önüne sermek ve toplumun bu norm üzerine yeniden düşünmesini talep etim diyebilirim. Bunun için ölüm gerçeğinden hareket ettim. Ve hukuk hayatımıza istediği anda istediği yöntem ve teknikleri kullanarak müdahil olabilir mi yoksa hukukun da sınırlanması gereken bir alanı var mı? Bu alan neresi olmalı sorusu üzerine toplumun düşünmesini isteyen bir roman olarak özetleyebilirim.

“OKURUN BİR SEMBOL OLARAK GÖRMESİNİ İSTERİM”

Romanın kahranı Avukat Candan Güneş’ten bahseder misiniz biraz. Bu kahraman öyle canlı betimlenmiş ki okuru büyülüyor diyebilirim. Romanı okuyan herkes bana Av.Candan Güneşi soruyor ve merak ediyor. Onunla tanışmak istediklerini pek çok okurum ifade ediyor. Şanslı okurların tanışma fırsatı olabilir. Candan Güneş adliye koridorlarında kutsal savunma hakkını yerine getirmeye devam ediyor. Onu işinden alıkoymak istemem. O yargıda kutsal sayılan savunma hakkını yerine getiren önemli bir kahraman. Bu yönüyle çok önemli elbette. Bence güzelliğini de buradan alıyor. Okurun bir sembol olarak görmesini çok isterim. Satır aralarında yazarlığa nasıl baktığınız hakkında ipuçları verdiniz. Her yazdığını hemen ortaya çıkarmayan, biraz titiz, ilhamla başlayan yolculuğu detaylı çalışmayla sürdüren bir yazarsınız anlaşılan. Bunların dışında yazar olmak isteyen gençlere işlerine yarayacak tavsiyeleriniz var mı? Öncelikle şunu söyleyeyim. Mesela Davet romanını 99 yılında bitirmiş olmama rağmen 2013 yılında yayınladım. 2004 yılında yazdığım “Candan Güneş’in Portresini” halen yayınlatmış değilim. “Zeytin” romanımda bittiği halde içime sinmeyen doğal bir koku eksik romanda, onun için yayınlatmıyor, bekletiyorum. Genç arkadaşlarıma bunları örnek verirken şunu söylemeye çalışıyorum. Edebiyat uzun soluklu bir çalışma. Beklemek, demlemek, demlenmek gerekiyor. Ancak o demlenmeyi sağladıktan sonra, artık olduğuna inandığınız anda yayınlatmalısınız. Ama gençlerimiz hemen yazdıkları anda, çoğu zaman tekrar okumaya ihtiyaç duymadan, üzerinden saat bile geçmeden yazıyı bir dergiye gönderiyorlar. Bunu halen devam eden dergi çalışmamıza gelenlerden görebiliyorum. Böyle yapınca gençlerin kendi eksikliklerini kendilerinin görme imkânları olmuyor. Yazdıktan sonra o konuya ilişkin sözleri bitmişse yazıyı unutmalılar. Üzerinden belli bir zaman geçip unuttuktan sonra yazıyı tekrar okuduklarında bu yayınlatılabilir diyorlarsa her hangi bir dergiye ondan sonra göndermeliler. Yazıp hemen dergilere gönderilen yazıları kendileri için ilerde ayak bağı olacağını bilmeliler. Bunu yapmamalılar. Aceleci hiç olmamalılar. Bunu tavsiye edebilirim. Nasıl ki bir meyvenin olgunlaşması için zamana ihtiyacı varsa, bir eserin de kendi olgunluğuna ulaşabilmesi, eserin zamana direnebilmesi için vakte ihtiyacı var. Önce yazarının bu tespiti yapması, ürüne bu imkânı vermesi gerekir.

“ŞEHRİMİZDE TANITIM KONUSUNDA GELİŞMELER VAR”

Şehir dışında da bir çok etkinliğe katılıyorsunuz. Şehrin geçmişi ve bugününü bir de dışardan nasıl göründüğü hakkında neler söylersiniz? Şehrimizde birçok güzel gelişmeler var. Ama mesela dışarda sanayimizi tanıtmak için şehrimiz bunun altyapısını oluşturuyor. Turizm için çalışmalar yapılıyor. Sivil toplum örgütleriyle işbirliği yaparak Kayseri’nin kültür envanterini çıkarıp Kayseri’deki kültür sanat ve edebiyat adamları belirlenebilir. Yapılacak kültürel ve sanatsal etkinlikleri ihalesinde katılımcı firmalardan yeterlilik şartı olarak daha önceki düzenledikleri etkinliklerde belli sayıda Kayserili sanatçı bulundurma koşulu aranabilir. İhale şartnamesine bu madde konulabilir. Buna benzer pratik bazı yaklaşımlarla şehrimizi bir adım daha öne çıkarabiliriz diye düşünüyorum. Şehrin kimliğine zarar verecek şeylerden de kaçınmak gerekiyor tabii. Şehrin kıymetlerini de önemsemek gerekir. Özellikle çeşitli yarışmalar çeşitli kişilerin çıkarları için basamak olmamalı. Böyle bir intiba kamuoyunda bırakmamak gerekir. Bu tutum böylesine çıkar peşinde koşanları da korumak adına yapılmalı. Şehri ve insanları korumak ancak böyle mümkün olur. Herkes kendisinin içinde olduğu etkinlikleri önemsiyor. “Tek Geçerim” diye içerisinde kısmen de olsa yer aldıkları programlara atıf yaparak diğer programları dolayısıyla tüm etkinliği değersizleştirmeye çalışanlarla bir yere varılamayacağını görmek gerekir. Bu tür davranış içinde olanların bırakın destek görmeyi kurumların dışına itilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zorlama davranışlar ile tabii davranışların ayırımına varmak gerekir. İçtenliğimizi zedeleyen her şeyden uzak durmalıyız. Kayseri’nin dışarıda olumsuz bir intibaa ya sahip olduğu söylenemez. Fakat şehrin mevcut potansiyeliyle bulunduğu yer arasında uyumluluk olmadığı yönünde bir kanaat var. Bunun altını çizmeliyim. Geçtiğimiz yıl düzenlenen kitap fuarıyla bu bakışın da kısmen değiştiğini söylemeliyim. İnşallah bu yıl da başarılı bir kitap fuarı düzenlenirse buradaki etkinliklerle Kayseri iyi tanıtılabilirse şehir imajı hak ettiği yeri bulacak. Bunun için kurumlar arası işbirliklerini, dayanışmayı artırmalıyız. Şehrin kadirine tesir edecek her olayda tek kurum değil pek çok kurum dayanışma içinde olmalı. Kurumlar arası kıskançlıklar ve didişmelerle bir yere varamayız. Kayseri dışardan bakıldığında her yönüyle gıptayla bakılan bir şehir. Yazarlarımızın, şairlerimizin, sanatçılarımızın da kendi çalışmalarıyla şehir adına değer katmak için gayret göstermeleri gerektiğine inanıyorum. Bu güzel Sohbet için teşekkür ediyoruz. Ben teşekkür ederim.
Yorumlar - Yorum Yaz


Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar6.03836.0625
Euro6.73226.7591
KİRALIK EV
SİZE AYRILDI